8 Haziran 2007 Cuma

ÜMİTSİZ KAPTAN



İlk defa bir şiirimi yayınlıyorum,ilginç gerçekten benim açımdanda...






Ümitsiz Kaptan


Gözümün gördüğü bir denizde,
Ümitsiz bir şafağa doğru yol alan bir gemi,
Ne rüzgarın faydası var artık ona,
Ne düzgün bir pusulanın,
En sıcak günlerde
Şansınıda, yolunu da, sevgini de kendin yaratacaksın kaptan.


KEŞKE HAYATLAR


King Kong filmini hepiniz izlemişsinizdir. Hikayeyi herkes kıyısından köşesinden az-çok bilir. O yüzden tekrar tekrar filmi anlatmayacağım. Geçenlerde Peter Jackson' ın yönetmenliğini yaptığı King Kong versiyonunu izledim. Versiyon diyorum çünkü sinemaya defalarca,farklı yönetmenler tarafından aktarılmış bir film. Evet temelde hikaye aynı ancak her King Kong çevriminde yönetmenler temel hikayenin dışında kendi bakış açılarını ve hikayelerini filme aktarırlar. Konu itibariyle de burada filmin sanatsal kritiğini yapmayacağım. Filmde geçen son sahnede takılı kaldım. Daha doğrusu ben bu konuya bayağıdır takılı durumdayım... Neyse,filmin final sahnesini izleyenler hatırlar. Zincirlerinden kurtulan King Kong, sevdiği kadın olan Ann'i avucunun içine alarak şehirde kaçmaya başlar. Doğal iç güdüsü ile şehrin en yüksek gökdelenine tırmanır (yaşadığı yerle özdeşleştirmiştir,yükseklik olarak), şehir halkı korku içinde, emniyet ve ordu güçleri teyakkuz haline çoktan geçmiş durumdadır. O sahneyi hatırladınız herhalde. Benim izlediğim versiyonunda,önceki versiyonundan da hatırladığım kadarıyla, uçaklar King Kong'a ateş açmaya başlarlar,açılan ateşle King Kong ağır yaralanır. King Kong elinde tuttuğu Ann'i korumaya çalışır. Sonunda onu yere bırakır ve son bir çaba ile göğsünü yumruklamaya başlar, bölgesinin kralı olduğunu ilan eder bir pozisyondadır. Ve artık son gücü tükenmiştir bu hareketle, yavaş yavaş düşmeye başlar. O sırada Ann ile göz göze gelirler,saçlarına son bir kez dokunur ve binadan aşağıya düşer. Ann ise gözleri dolu bir şekilde King Kong'un düşüsünü izler,son bakışında artık anlamıştır Ann,King Kong'un onu nasıl imkansız bir aşk ile sevdiğini...
İşte bu ve bunun gibi üç noktalı durumlarda KEŞKE' leri davet ederiz. Keşkeler öyle acaiptir ki pişmanlıkta vardır içlerinde,özlemde vardır,hayallerde vardır... Birini severiz,uğrunda yanıp tutuşuruz. Bir gün bir anlaşmazlıkta kırarız birbirimizi,sonra... Sonra keşkelere sığınırız: "Keşke ona o sözleri söylemeseydim,kırmasaydım kalbini/ Keşke bitirmeseydik ilişkimizi..." gibi. Daha inanılmaz çoğaltılabilir bu örnekler,yediğimizden,duyduğumuzdan,kokladığımızdan,düşündüğümüzden,dokunduğumuzdan pişman olup keşkeler evrenine sığınırız. Sonra bir iş,bir ev,bir mahalle,bir yurt değiştiririz: "Keşke burda işe başlamasaydım/Keşke ayrılmasaydık evimizden,mahallemizden,şehrimizden,ülkemizden..." gibi keşkelerin ardında ararız özlemlerimizi. Ve diğer keşkelerde ararız hayallerimizi: "Keşke zengin olsak,çok paramız olsa/Keşke başka ülkede doğsak/ Keşka şu ev,araba bizim olsa ve Keşke şu kız bizi sevse..."
Her daraldığımız/sıkıldığımız anda can simidi olur bize keşkeler... Yaşadıklarımıza,suçlarımıza hep bir bahane bulma çabası içindeyiz. Geçmişte yaptıklarımızı hafifletmek için bir şeylere ihtiyacımız var... Yetişin keşkeler... Başaramadığımız ama imrendiğimiz şeyler içinde bir şeylere ihtiyacımız var... Yetişin keşkeler... Biz insanoğlu sürekli gelecek planı içinde yaşarken nasıl oluyorda oluyor bir anlık gaflet ve dalalet duygusu içinde her şeyi silip atarak gelecekte neler olabileceğini tahayyül edemeden hareket edebiliyoruz. Gelecekle ilgili planlarımız sadece matematiksel,finansal mı?... Gelecek için sürekli yatırımlar yapıyoruz: Döviz-altın al/sat... Borsaya giriyoruz, Kooperatiflere yazılıyoruz. İlkel benlikten bunca zaman geçmesine rağmen hala kurtulamıyor insanoğlu. İlk önce güvence,barınma geliyor her zaman. Bundan sonraki bin yılda veya binlerce yılda ilkel benliklerimizde bir mutasyon olacak mı, barınma-güvenlik-açlık olguları tamamen ilkel benliklerimizden düşecek mi? Mesela gelecek planlarımızı duygusal hareketlerimize göre atabilecek miyiz ve keşkeleri yaşantımızdan atabilecek miyiz?
Kaç milyon hamle yapan bilgisayarlar yapıyoruz ve karşısına geçip satranç maçı yapıyoruz ve de yeniyoruz. Satrançta rakibi yenebilmek için sonraki hamlelerini bilmek gerekir. Bunu tahmin edip ileride olabilecek hamlelere karşı kendi hamlelerimizi üretebiliyorsak ve de bunları rakibi yenmek için kullanabiliyorsak kendi yaşantımızda bunu neden yapamıyoruz. Keşkelere sığınmak daha basit olduğu için mi, yoksa satranç tahtasındaki gibi bir rakip beklediğimizden mi! Tahtanın iki tarafındada biz varız,kazan tek,kaybeden KEŞKEler olacak. Hamle sırası bizde...

4 Haziran 2007 Pazartesi

...VE TİNERCİ ÖLDÜ!


Birinci bira,ikinci bira,üçüncü bira...birinci votka...dördüncü bira,beşinci bira... Seni vücudumdan söküp atmak için bir formül. Kokunu,yaşamını,düşüncelerini atmak için bir formül;unutmak için bir formül... Yürüyüşünü,gülüşünü,bakışını... Tüm varlığını unutmak için... Seni unutmak için içkiler formül bedenime... Sesini unutmak için ise Tchaikowsky bir formül... Şimdi çalıyor usulca... İçtiklerimle unuturmuyum acaba seni... Belki bir günlüğüne doğmasa güneş,belki bir günlüğüne yaymasa kızıllığını dünyaya unuturum. Hep gecelerde yaşamak lazım hayatı; sabahları uyuyup, geceleri yaşamak ve seni unutmak lazım... Bir bira daha lazım sarhoş olmam için. Bir yaşam lazım seni hayalimden düşürebilmem için. Tinerci çocuk öldü biliyormusun, belki haberin yoktur. Açlıktan öldü. Veremedi bir lokma sevgiyi, çok gördü bir yudum aşkı... Kimse bulamadı cesedini,sadece öldüğünün haberi geldi. Kimse bulamazda zaten cesedini... Aşka dair bir şeydi uçtu gitti. Bir bira daha lazım unutmam için. Bu kadar zor muydu unutmak seni, alkol komasına az kaldı... Siroza ise çeyrek... Hoşgeldin Siroz!.... Sen ve siroz... Ortak mısınız bu bedene, kardeş oldunuz bedenimde ya sen gideceksin ya siroz kalacak. Sen gidiyorsun sirozu davet etmeli, boş bırakmaya gelmez bu bedeni...

Kızıl bir sabaha uyanmak isterdim hep, ama o da artık çok geç... Bira-votka-bira-votka vücudum artık... Az kaldı karanlık sabaha,sen gidemiyorsan ben giderim bu yaşamdan... Zaten aşka dair bir şey varsa bu dünyada o da yalnızlıktan ibaretmiş. Aşk ve yalnızlık, sen ve siroz... Bu kadar iyi ikililer görmedim ömrü hayatımda... Ben bunlarıda yazamazdım bakma hem sarhoş hem... Artık demir almak vakti geldi mi acaba bu limandan, dünyaya bir miras bırakıyorum... Karaciğerimi... Harebe durumuna bakıp aldanmayın sakın, o karaciğer aşkla sevdi o yüzden bu halde... Geriye kalanlar mı... Geriye kalanları yazdıklarımı anlayana, ihtiyacı olanlara verebilirsiniz ... Boşaltın bu bedeni ve bir parça alkolle, tinerle besleyip takdis edin ruhumu ki ölmeden son düşlerini söylesin size.

Yaşam kaçta payso etti bu hayatı ve ben yoktum içinde bilemiyorum. Sarhoş bedenimden akan sözcükler son hecelerim belkide dünyaya... Anlayamadıysanız beni belkide benim gibi sarhoş olmanız gerekliydi. Ne aşk, ne meşk, ne de yazdıklarıma ihtiyacım var, ihtiyacım olan bir tek sendin... Şimdi sen bir dilenci duasındasın, asla benim olmayan...