25 Mayıs 2007 Cuma

TİNERCİ SEVDA


Kızıl saçlarında aradım baharları,açmamış tomurcukları gördüm gözlerinde... Senle batan güneşe sahit olamadık,göremedik beraberce gün doğumlarını... Yaşadığımız yiten günlerdi sadece. Senle ıssız gecelerde ve karanlık sabahlarda beraberdik. Bir türlü birlikte olamadık,bir türlü biz olamadık... Bir ben bir senden ibarettik.
Issız gecelere,ıssız sokaklara aittin sen. Sen ve gece... Sen ve sokaklar... Sen geceye soyunup sokaklarla sevişip yaşarken,ben geceleri kovalayıp sokakları arşınlıyordum gölgenle sevişip hayaline tutunabilmek için. Görmediğim sabahlarda hayal ediyordum seni,kayboluyordum bedeninde sonra... Ama sen gecelerdeydin... Sonra ne mi oluyordu; sen yine senle,ben yine sensiz.Aramıyorum başka rüzgar, tek rüzgara gebe bu beden,rüzgarını bekleyen pervane gibi... Pervane hep aşıktı ateşe,yanmaktan hiç kormadı,yandı durdu ateş için yandı durdu aşkı için... "Sevdiğini mertçe seven kişi Pervane gibi özler ateşi. Sevipte yanmaktan korkanların, Masal anlatmaktır bütün işi!" diyor Ömer Hayyam... Pervane olup konsam bedenine,karışsam saçlarına,değse kanatlarım tenine,erisem teninde,eriyipte karışsam bedenine... Aksam damarlarından kalbine...Isıtsan yaksan tekrar ve tekrar beni... ve sonra karışsak beraberce dalgaların gürültüsüne,dalgalar karıştırsa bedenlerimizi... ben sen olsam sende ben... Sen benden aksan deryalara,ben aksam tekrar sana. Bilemiyeceksin yazılanlardan başka bendeki yansımalarını... Tıpkı su kenarındaki yansımasına bakan bir söğüt gibi... Döksem bütün yapraklarımı üzerine,kaplasam tüm bedenini benle ne fark eder. Tüm bedenim çıplak kalsa ne farkeder. Kavrulsam güneşin sıcaklığı ile ne farkeder... Ben su kenarında susuz bir söğüt,çıplak bir söğütüm... Susuzluğum yalnız sana ait...
Sen gecelere aittin, Ay idi güneşin senin... Ay tutulmalarını bile beraber yaşayamadık. Haberi olmadı hiç bir zaman güneşin aya tutulduğundan,ay kendince tutuldu,kendince küçüldü. Güneş hep ulaşılmaz oldu onun için uzaktan izlemekle yetinip dünyaya sığındı... Ancak bir süre sonra baktı ki Dünya da ki insanlarda Güneş'e tapmaya başladılar,hayat Güneşle başlamış ve devam ediyordu Dünyada... Zaman zaman Dünyalar giriyordu aramıza zaman zaman ben giriyordum Dünyalarla arana... Tutulmalarıma ama sen yine görmedin... Kör olmaktan korktuğun için mi bakmıyordun gözlerimde parlayan güneşe,görmüyordun gözlerimi... Ben çoktan kör olmuştum sana bakarken,kızıl saçlarına dalmışken...
Sen sokaklara aittin,ben sana müptela.Elinde tinerli bezine sarılmış bir sokak çocuğuyum ben,yanından defalarca geçtim görmedin beni,korkarak uzaklaştın.Elimdeki mendil senin kokunla doluydu halbuki. - Bir aş(k) ver be abla kalbi mi doyuracam...

24 Mayıs 2007 Perşembe

NJL

MYDYINGBRIDE' dan...



NJL





ARABALI VAPURUN EN GÜZEL YANI, MARTILAR... CEKETİNE İYİCE SARINDI OTOBÜSÜ TERKETMEDEN ÖNCE, ROMATİZMALARINDAN ÇEKTİĞİ ACILARI İTTİ DÜŞÜNCELERİNDEN GÜVERTEYE İNERKEN...

KALABALIĞA KATILDI- MARTILARI BESLİYORDU HERKES... SİMİT PARÇALARI GÖĞE FIRLATILIYORDU,HOP MARTILARDAN BİRİ KAPTI,HOP DENİZE DÜŞTÜ-BAŞKASI ALDI DERKEN... ELİNDE İKİ PAKET BİSKÜVİ OLAN ÇİFTE TAKILDI GÖZLERİ,NE KADAR DA ACIKMIŞLAR DİYE DÜŞÜNÜRKEN A A Bİ DE BAKTI BİSKÜVİLER UFAK UFAK MARTILARA ARMAĞAN EDİLİYOR... İÇİ SEVİNÇLE DOLDU BİR AN;YORGUNLUĞUNU, AĞRILARINI,YILLARIN OMUZLARINA YIĞDIĞI YÜKLERİ ,KEDERLERİ,UMULMADIK SONLARI UNUTUVERDİ... GÜNEŞ IŞIL IŞIL AMA YAKMIYORDU... İSKENDER’LE BİRLİKTE ONLAR DA MARTILARA SİMİT ATARLARDI- NE ZAMAN?... DÜN... HESAPLAMAYA ÇALIŞTI... ÇOK UZUN ZAMAN OLMUŞTU...

BİR İÇ GEÇİRDİ GÖZÜNDE CANLANINCA HEPSİ EGENİN SULARI’NDA, "İSTER MİSİNİZ?" ... "EFENDİM?" YAŞLICA BİR AMCA DİYORDU Kİ “MARTILARA BİSKÜVİ ATMAK İSTER MİSİNİZ?” NJL, "YOK, O KADAR YÜKSEĞE ATAMAM SAĞOLUN BEN İZLEYEREK MUTLU OLUYORUM..." DERKEN AMCANIN OLSA OLSA KENDİ YAŞINDA OLDUĞUNU AYRIMSADI,YAŞLI AMCA YAŞLI BEN...VE TUTMAYAN KOLLARIM... İSKENDER OLSA, BENİM İÇİN DE BESLER MİYDİ MARTILARI? İSKENDER DE YAŞLANMIŞ MIDIR ACABA...

BİSKÜVİLERİ İSKENDER DEĞİL YABANCI BİR AMCA ATMIŞTI MARTILARA, ZATEN ONUN HALİ VAR MIYDI ARTIK BÖYLE SADE MUTLULUK İÇİN GÖĞE BİSKÜVİ FIRLATMAYA... ARTIK İSKENDER OLSA DA OLMASA DA O MARTILARIN YARIŞINI İZLEYEREK MUTLU OLABİLİYORDU NE FARKEDERDİ Kİ...

BÜTÜN YOLCULAR AYNI AMAÇ ETRAFINDA TOPLANMIŞ, KEYİF RÜZGAR OLUP İÇLERİNE DOLMUŞTU... NJL DE MARTI OLMUŞTU... HAFIZASINA EN HAFİF, EN MUTLU ANILARDAN BİRİ OLARAK KAYIT TUTTU BU TATLI BAHAR GÜNÜNÜ...

"AVCI" DEDİ BİR TANESİNE İÇİNDEN,VAPURA EN ÇOK YAKLAŞAN VE EN ÇOK LOKMAYI KAPAN MARTIYA GÖZÜ TAKILDI... DİĞERLERİNE GÖZ AÇTIRMIYOR,BİR LOKMAYI BİLE AFFETMİYORDU,DENİZE DÜŞENLERİN BİLE PEŞİNİ BIRAKMIYORDU... ALT TARAFI BİR LOKMA İÇİN... DEDİ KENDİNE... BEN DE YILLARCA DİDİNDİM, AVCILIK YAPTIM ,EVİMİ DÜNYAYA KARŞI SAVUNDUM VE BESLEDİM... ŞİMDİYSE NE KADAR YORGUNUM... DURDUĞUM YER KADAR YER KAPLIYORUM ARTIK,SONSUZA UZANIP GERİLMEK YOK... İZLEMEK EĞLENMEM İÇİN YETERLİ...

RÜZGAR YÜZÜNÜ DALGA OLUP GIDIKLIYORDU, MARTILAR İZMİR KÖRFEZİNİ BOYDAN BOYA ONLARLA BİRLİKTE GEÇİYORLARDI... HERKES NEŞE İÇİNDEYDİ...YOLCULUK NE KADAR SÜRSE KALABALIK TA O KADAR SÜRDÜRECEKTİ SANKİ SİMİTLE BİSKÜVİ YARIŞINI... SONUNDA MARTILAR YORGUN DÜŞÜP KAPTAN KAMARASININ TEPESİNE TÜNEDİLER... İSTANBULDA MARTILAR NE KADAR BÜYÜK OYSA DEDİ BUNLAR UFAK... HER GÜN ONCA YOLU UÇUP YEMEK BULMAK YORUCU OLMALI, MOLA VERMELİ İNSAN... O YILLARCA KÖRFEZİ TURLAMIŞTI MOLASIZ, ANCAK İSKENDER’DEN SONRA MOLA VERMİŞTİ... İSKENDERSİZ VE DERTSİZ...İÇİ HUZUR VE MUTLULUKLA DOLDU BİR YANDA MARTILAR DİNLENİYORDU BİR YANDA O...YOLCULUK BİTTİ,SEVİNÇLE EVİN YOLUNU TUTTU... GÜNEŞ SAÇLI BİRİCİK KIZI ONU BEKLİYORDU,ONA SIMSIKI SARILACAK VE VERDİĞİ AVCILIK EĞİTİMİNE KALDIĞI YERDEN DEVAM EDECEKTİ....

mydyingbride

KÜRTAJ

MYDYINGBRIDE' dan...

KÜRTAJ


Sonbahar, Mayıs’ta yaşıyor...Benim içimde ise hiç bi şey yaşamıyor artık...
İnsan vücudundaki damarları düz bir yola koysan bilmem kaç milyon kilometre
yaparmış galiba,ben damarlarımda yabancı bir madde olup kendimi dolaştım bi çırpıda,şimdi başladığım yerdeyim... insanoğlunun yaaa demek öyleymiş deme yaşına daha yirmi yıl varken ,ben bütün ukalalığımla bugün olup olacak şudur’u keşfettim diye demeç verdim kendime...dehamla gurur duydum erken keşfimle...

Hissediyorum da insanlar yirmi beşinci, kırkıncı kilometrede falanlar ...
Yılda ortalama bir km hızla gitmişler, benimse yolculuğum bitti bile...ben kaçla gitmiş olabilirim sence,onlar yolun bilmem kaçıncı km.sinde iken ben bitiş çizgisinde...

Çizginin üzerinde bi yerlerde olanlar için anlamı olabilir ancak bi çizginin,bu sayı doğrusu problemlerini bulanlar çok sade bi hayat yaşamış olmalı..benim kafamda hiç düz çizgiler olmadı..eve her dönüşümde farklı bi sokaktan indim aynı olmasın diye..sokaklar bi haftada bitti...sonra semtler ve şehirler...yedi yılda ulaşabildiğim bütün yollardan bi kere geçmiştim,ikinciye geçmek istemedim ki istesem de geçemezdim...çünkü hatırlayamıyordum...yolları hatırlamamaya programlandığımdan...hafızama başka şeyler için rezervasyon yapılmıştı...

Yollardan geçerken, istanbulda gördüğüm herkesin yüzlerine baktım iyice hafızama kazınsınlar diye... onları yüzleriyle ayırt edebilirdim çünkü ... hafızamda ayrı ayrı kartlarda arşivledim onları,tanrı kaç farklı yüz yaratabilirdi?

Hala insanların yüzlerini arşivliyorum durmaksızın ve istemdışı,bir kere dahi gözlerimi kapatamadım..hep yeni bir yüz görebilirim olasılığından...sabahın köründe,insanlar serviste uyurken işe gelişte benim gözüm camda... içimde tükenmeyen bi şeyleri tüketme umuduyla...gözlerimle doyuyorum yaşama güdüsüne...bir gün yokolacağımı unutturan bi tiryakilik benimki...çok denedim,beynimin yorgun düştüğü zamanlarda...ama huzur bulamadım...görmeden...

Yollar ve yüzler tükenmediğinden ben de tükenmeyeceğimi sandım,yollara ve yüzlere karışırım sandım...sanmış olmalıyım ki,dur durak bilmeksizin yoğun bi şekilde ruhumda her kuytuda ne var araştırıp acıtıp sorguladım...zamanın akmasına tahammülüm yoktu ,bir günde iki hayat dolaşıp üçüncü beni bulup uykuya daldım,bir saatte değişsin istedim insanlar,kimseye yıllar vermedim...veremezdim...çünkü yıllar sanki üzerimden geçiyordu köhne yük trenleri olup...yılbaşları,her biten yıla yas tuttum...ellerimden kayıp gidiyordu kumsaatimdeki kumlar...her tane bir kayıp,her saniye bir kayıp..

Sanki daha önce kürtaj edilen bir bebeğe ait ruh olarak varolmuştum da,cennette diğer bebeklerle takılırken ,bi görevli gelip
“kim ister dünyaya gidip bi ömür yaşamayı –yeryüzünden biri çok dua etmiş-tanrı da kabul etmiş--fakat hesaplarına göre bi ruh daha yaratamazmış---
o nedenle sizden bir gönüllü varsa aşağı göndereceğiz--- “
dediğinde ben gönüllü olmuşum...ve çalınmış bir hayatın acısını çıkaracağım diye insan yaradılışına ve doğasına aykırı bi hızla ömürler tüketmişim ...benden çalınan hayatın acısını ne yaparsam yapayım çıkartamamışım...hiçbişey ve hiçkimse yetemez olmuş...minik bi fırtına olup deniz kenarında patlamışım...kimseye zarar vermeden kendi kendimi bitirmişim...


mydyingbride

21 Mayıs 2007 Pazartesi

SONSUZ DENEMELER 3

GÜNEŞİN KARANLIK YÜZÜ



Her yolculukta ilk tercihimiz cam kenarı olur. Koridoru seçmeyiz. Dışarıyı daha iyi izleyebilmek, akan yola dalabilmek için... Yolu hayallerimizle,düşüncelerimizle süsleyebilmek için... Ancak ısrarla istemiş olduğumuz cam kenarı eğer hava güneşli ise bir anda ızdıraba döner. Hemen gözümüzü alan güneş ışınlarına karşı bir perde, bir güneş gözlüğü devreye girer. Artık ısrarla istemiş olduğumuz cam kenarının hiçbir espirisi kalmamıştır... Perdelere gömeriz düşüncelerimizi ve hayallerimizi...
Neden ilk güneşli havada korunma dürtüsüne bürünürüz bir anda...? Güneşten kaçıp gölgelik yerler aranmaya başlanır,bir ağaç altı,bir sundurma altına,bir şapkanın siperine sığınırız. Bir şeylerin altına sığınma ihtiyacı hissederiz. Işıktan kaçarız karanlığa doğru. Güneş ışınları gözümüzü mü aldı;hemen güneş gözlükleri çıkartılır veya bir şapka ile geçiştirilir durum,sonra mı ne olur sonrası malum: Yağlar sürünülüp tüm bedenimizi Güneş'e veririz... (çelişkilerle dolu yaratıklarıyız evrenin)
Pür ışığa karşı aradığımız kuytu ve karanlık bir köşedir. Tahammülümüz yoktur aydınlığa,ışığa karşı. Hep bir yanımız karanlık kalsın istemekteyiz,hep bir karanlık köşe ararız... Neden ısrarcı oluyoruz cam kenarında süren bir hayat için ve neden çekiyoruz perdeleri,içeriyi doldurması gereken ışığa karşı....
İnsanoğlu ışığa karşı,karanlığı arar,güzele karşı çirkini,hayata karşı ölümü... Hep bir karanlık yönümüz mevcut hayata karşı,bir yanımız siyah,bir yanımız beyaz...Çinlilerin Yin ve Yang'ı gibi... Karanlık bir ortamdan Dünyaya düştüğümüz için mi aydınlığa karşı karanlık ve sıcak bir ortam arıyoruz? Anne karnına dönme sendromlarımını mı yaşıyoruz yaşam boyu? Doğmuşuz bir kere haberimiz olmadan,bu karanlık neden... Yaşama karşı mezara dönme sendromu mudur? Ahhh...! Benliğimizde ölüm olgusunun açığa çıkan tezahürleri midir bunlar! Ayın görmediğimiz karanlık yüzü gibi Güneşin karanlık yüzünü bizler kendi dünyamızda yaşıyoruz. Karanlıkta yaşayan ışığa hasret bedenleriz... Işığı arayarak ömür geçiriyoruz,gölgelerde ve perdelerin ardında yaşayarak. Artık perdeleri açma vakti...Işık dolsun dünyalarımıza...

15 Mayıs 2007 Salı

FERRARİSİNİ SATMAYAN BİLGE


MYDYINGBRIDE 'dan bir tane daha.....



FERRARİSİNİ SATMAYAN BİLGE

Aşk,benzin deposu olmayan kıpkırmızı bir ferrari....o en güzel,o en kırmızı...sarı sıcak bir yaz gününde otobanın ortasında put gibi durmakta...aşk hiçbir yere götürmüyor...sevgi ise mavi murat 134...onunla her yere gidebilirsin,
Her zaman,her yere,o hep seninle...yeter ki murat 134 e razı ol...avantajlarını değerlendir...

onu bir ömür boyu kullanabilirsin istersen ...adına evlilik dersin...ömür boyu yalnız kalma riskin yok artık,düşünsene...ailen bilir sen erkeksin iki çocuk yaptın çünkü...iş arkadaşların seni sayar ,erkek adam yuvasını kurdu işte...ebedi hizmetçin var,akşam eve döndüğünde boş duvarlarda kapana kısılmak talihsiz bir kabustur sadece senin için...halbuki uyan sabah bak yanında murat 134 kahvaltı hazırlamış sana...

peki kadın?o yararlanmıyor mu bu avantajlardan?kızlar çatlayın benim erkeğim var,ayrıca tapusu bende ömür boyu kendimi baktıracağım ona...saçımı süpürge ettim,iki de çocuk verdim...

Hakkaten çok şey vermişsin...yoruldun mu...yatarken...o ama evet siz çok seviyorsunuz birbiriniziii...ortada bi emek var tabi...tabi...ne kutsalsınız buradan bakınca...anlatamam...

Sevgi diye bir şey yoktur bence..insanların yalnız kalma korkusunu sardıkları yaldızlı kağıt,hani insanı sinir eden hışır hışır sesi çıkartanlar var ya...onlardan...

Ben ferrarinin yanında,taş olmuşum gidememezliğe bakıyorum...bizi hiçbir yere götürmeyişe,anda sonsuzluğu kavrayışa,
Ufalanıp kum oluyorum onca zaman taş bile ufalanıyor çünkü çölün gündüz sıcağında ve gece soğuğunda...toplanıp toplanıp dağılıyorum...otobandan murat134 ler geçiyor...heeey mydyingbride biz tatile gidiyoruuuz,gelsene...ferrari türdeşlerini görünce bir an kıpırdanır gibi oluyor,başbaşa kaldığımzda beni yine yok sayıyor...murat 134 ler tur atıyorlar belli periyodlarda...gel diyorlar bana...gel,bak ne mutluyuz...ben ferrarime bakıyorum...herkes kendi payına düşeni yaşıyor...


MYDYINGBRIDE

BİR KAYBEDENİN İTİRAFLARI





MYDYINGBRIDE'dan bir yazı daha...


BİR KAYBEDENİN İTİRAFLARI






Mesele,hayatının aşkını bulup sonsuza kadar mutlu yaşamak değildi
Mesele,kazanmak ya da kaybetmekti
Kazananlar kazandıkları sürece aşktan mutlular sandılar
Bitince çektiklerini aşk acısı sandılar
O sanrılar ne şairler ne yazarlar çıkarttılar
Onların yazdıklarını okuyanlar onlar olduklarını sandılar
Bir kazandım bir kaybettim
Hafızam t cetvelinin hangi tarafını hatırlarsa oyum zannettim
Artılalarda fatih eksilerde kaybeden
Bir fatih bir kaybeden
Hangi alanda çarpışacağıma kendim bile karar vermedim
Motosiklete binerken yüzüne çarpan rüzgar gibi
Hadisler çarptı suratıma,
Baktım bi gün kazandım bi gün kaybettim
Futbol maçında nasıl asıl kazanan taraftarlardan biri değil de
Bütün taraftarların bilet parasını cebe indirenler ise
Ben de aslında hiç kazanmadım
Duygularımı ve umutlarımı cebe indirenler kazandı
Futbolcular maç geliriyle nasıl alem yaptılarsa maçtan sonra
Benden kazandıkları renklerle alem yaptı
Yoluma bütün çıkanlar da oyundan sonra
Baktım giderek beyazlaştım
Ben de yapabilir miyim dedim
Onlar gibi başkalarının renklerini harcayabilir miyim
Yapamadım...

3 Mayıs 2007 Perşembe

KAN KAYBI

MYDYINGBRIDE NICKLİ KULLANICIDAN GELMİŞ BİR YAZIDIR...



KAN KAYBI




Bulduğum kuytuda tipinin geçmesini bekledim...O kadar uzun sürdü ki,hiç bitmeyecek gibiydi...
Ben neye ,kime güvendim de bekledim onca zaman bu sabırsız ruhumla..üstelik içimde ayrı bir fırtına patlarken dışardakine taş çıkartacak kadar asi...içimden kısık bi ses öyle söyledi bana...dayan..dayan...onu hiç daha yakından tanımaya çalışmadım..hiç önemsemedim...ben bağıra bağıra konuştum hep...o kısık sesle kaldı...istersem duydum onu istemezsem duymadım...tipide mahsur kalmadıkça onu hiç takmadım...
Tipiye inat hayatta kaldım biliyorum...Ilık bir ilkbahar günü hayattan ayrılmak hiç dokunmazdı bana,kolay olurdu hatta arkamda aydınlık ve ılık bir gün bırakarak gitmek...gözüm arkada kalmazdı hem...geride kalanları o güzel resimde bırakmak..

Dışarda amansız bir tipi,herşey aleyhime çarptı durdu kayalarıma,bazen oyuklardan iç duvarlara ulaştı daha fazla korkutmak için beni...Bu kadar üşüdüğüm için,bu kadar kuruyup çatır çatır kırıldığım için buzdan ve korktuğum için
Esen serseri felaketlerden dayandım ben...merak ettim dayansam sonra ne gelecekti diye...dışarıda tipi,ben içeride
Neler yazmışım güneşli günler hakkında...yeter ki o günler gelsin demişim ve beklemişim

...tipi geçti gitti...

dışarı çıkabilir miyim?çıktım...yürüyebilir miyim ve rahatça nefes alabilir miyin?gezebilir miyim yine istanbulun doğusundan
batısına...neşelenir miyim köprüden geçerken...gülebilir miyim yeni ve temiz insanlarla esprilere...hepsini yaptım yine...
sonra gizli gizli avuçlarımın kaşındığını ama umursamadığımı ayrımsamaya başladım günler ilerledikçe...bi gün avucumu açtım...aslında yıllardır kanadığını amam bunu kendime ısrarla söylemediğimi ayrımsadım...bitmeye mahkumdum...yaralar asla iyileşmiyordu...sen onlar yokmuşçasına,umutların hevesin taptaze ve azalmamışçasına,dondurman bütün yaz erimemişçesine,yaşayan bir canlı gibi insanların arasına karışsan da...bir geri sayımın nesnesinden başka bir şey olamıyorsun...sonum kan kaybıydı...

Hayattan vaz geçtim mi peki?Hayır,tahta eller yaptım kendime...nasıl olsa ölmüyordum iki güne...geri sayım devam
Ediyordu ama henüz bitmemişti...sonuna kadar ellerim varmış gibi içinde olacaktım hayatın...tahta ellerimle dolu dolu
Hayata devam ettim bir süre daha...
Derken...ne kadar acımasız olduğumu farkettim...insanlar ağlıyordu,kanıyordu,parçalanıyordu,kırılıyordu,ama ben tahta ellerimi saymaksak hiç eksilmiyordum,hiç üzülmüyordum,ve hiç...acımıyordum...
Onlar renk renktiler..hayatın kusurlu renkelerini taşıyorlardı...küf yeşili,toz grisi,yalancı bej,yalaka sarı,kızgın kırmızı,
Umut yeşili,karamsar karası...ben kusursuz camdım..üstümde bir çizik bile yoktu...bu işte bi terslik vardı...
Ben artık hissetmiyordum...ellerimi kaybedince zayıf bir tarafım kalmamıştı,yaşayan bi tarafım da kalmamıştı...

......
bir an hoşuma gitti,hayatın acısını,kamçısını,dayağını,rüzgarını hissetmemek..evet,sonra tahmin ettiğiniz gibi pek çok tipi geldi geçti ben kısa kollu sokaklarda dolaşıyordum insanlar sıcak kafelere doluşurken...ben hırsım ve tutkumla elde ettiklerimi kat kat artırırken insanlar mutluluğu,sevgiyi,ihtiyaç duymayı,ayrılığı,kavuşmayı yaşayıp eksiliyorlardı ...

....
ben hiç acı çekmiyordum..hem de hiç..sonsuza kadar yaşayabilirim şimdi...beni azaltacak hiç bir şey var değil artık çünkü...insan değilim bunu farkettim artık...efendim?yine o kısık ses bi şeyler söylüyor...sinir bozucu yaratık...
hayır,artık geri dönemem...kendi tufanımda kaybolabilirim bundan sonra yalnızca,insanlara karışamam...eksilmeyi bir dah ayaşamak istemiyorum..kalbim buna dayanmaz...kalbim...heyy,bi dakka...kalbim hala yerinde...onu korumak için işte her şey...tahta ellerimi siper edip koruyacağım onu...sonsuza kadar...