28 Ekim 2007 Pazar

1 Ağustos 2007 Çarşamba

TATİL





TATİL


Beni mutlu eden ne varsa
Teslim ettim avuçlarına
İçimde kuşlar kanatlanırdı
Her kavuşmamızda
Benim sana her kıyamayışım
Senin beni her bırakışın..

Benden kalan ne varsa
Döktüm gözlerinin içine
Sonra bulutlar geldi
Ağladılar kucağımda
Baktım kendi gözyaşlarım
Onlara bırakmışsın hepsini
Rahatın kaçmasın diye

Uzaklar bulutsuz mutlu şimdi seninle
Yakınlar kanatsız ve bulutlu benimle




mydyingbride

YAS





YAS
şehrin sokakları ayaklarıma dolaşmaz olmuştu
seni bulduğumda,
çoktan rüzgara bırakmıştım kendimi
batıdan doğuya...

her gün geçtim o sokak kapısının önünden yıllarca
ve bir gün sana rastladım orada
öylece duruyordun masal gibi,
hiç gitmemiştin sanki...

inandığım biricik masalı bulmuşum gibi
tuttum ellerini,
geçen yılları birlikte tüketmişiz gibi
son gücümle sevdim seni,
ama sen inanmadın bu masala

gittiğinden beri yalvarıyorum sokaklara
dolaşsınlar diye yine ayaklarıma
yasta olanların yeri burası değil diyorlar
masallar yazmalıymışım batıda doğuya...

mydyingbride

21 Temmuz 2007 Cumartesi

KARDA KAYAK


KARDA KAYAK

Güçlüsün sen,atlatırsın...evet ben, hep güçlüyüm...de bunun kime ne faydası var...

Yamacındaki insanları tuzlu damlalarınla ıslatmamak lazım...böylece onlara "acı"yı hatırlatmamış olursun...olay bundan ibaret...iyi de faydası ne...

***

Hayat benimle oynar;hem de öyle bir oynar ki...bi şey yapamam..sıramı beklerim...Kaderin milyonlarca koordinatından ikisi çakışma noktasına gelene kadar yürürüm,yürürken zaman daha çabuk akar diye... sonsuzun içinde bi nokta olup yürürüm...

***

Bir an gelir,ipler elimde sanırım..birini seversem bütün dünya kutsayacak duygumu ve elele verip zarar vermeyecekler ona sanırım...sonrası kayıp...

***

gerçekten tercih edilebilir mi?risk almadan yaşamak?oysa ben, risklerle kayak yaparım;

gerçek hayatta gerçekler yüzüne çarparken ,gerçekten birinin elini tutup düşüp ,sonra kalkıp gerçekten tutup en sonunda birlikte alınan her nefesi karlarla kaplı bir dağın tepesinden dipsiz uçurumlara atıp.........

***

ertesi sabah, ellerini hala sımsıkı tutacak kadar güçlü hissetmek ve tekrar nefes almaya başlayıp her turda bir daha bir daha ölmek.........çok mu ağır geliyor insanlara...bu nedenle mi ,hayali tek kişilik sevgilerini içlerinde oksijensiz bırakıp zayıflayıp karanlık rutubetli bar köşelerinde hiç doğmayan hayatları kadehler döküp bi de utanmadan seviyorum sözcüğünü tellaffuz etmeyi tercih ederler?

rüya bu...hiç canın yanmadı,böyle iyi misin?sen orada şairlik tasla ya da o orada beynini süngere çevirsin düşünemesin gülsün ama neden güldüğünü bilmesin...

sona geldiğimizde rüya toprağın altına,kayak da karların altına... ve ondan sonra...sonsuza kadar...onlara ne oldu?

MYDYINGBRIDE

8 Haziran 2007 Cuma

ÜMİTSİZ KAPTAN



İlk defa bir şiirimi yayınlıyorum,ilginç gerçekten benim açımdanda...






Ümitsiz Kaptan


Gözümün gördüğü bir denizde,
Ümitsiz bir şafağa doğru yol alan bir gemi,
Ne rüzgarın faydası var artık ona,
Ne düzgün bir pusulanın,
En sıcak günlerde
Şansınıda, yolunu da, sevgini de kendin yaratacaksın kaptan.


KEŞKE HAYATLAR


King Kong filmini hepiniz izlemişsinizdir. Hikayeyi herkes kıyısından köşesinden az-çok bilir. O yüzden tekrar tekrar filmi anlatmayacağım. Geçenlerde Peter Jackson' ın yönetmenliğini yaptığı King Kong versiyonunu izledim. Versiyon diyorum çünkü sinemaya defalarca,farklı yönetmenler tarafından aktarılmış bir film. Evet temelde hikaye aynı ancak her King Kong çevriminde yönetmenler temel hikayenin dışında kendi bakış açılarını ve hikayelerini filme aktarırlar. Konu itibariyle de burada filmin sanatsal kritiğini yapmayacağım. Filmde geçen son sahnede takılı kaldım. Daha doğrusu ben bu konuya bayağıdır takılı durumdayım... Neyse,filmin final sahnesini izleyenler hatırlar. Zincirlerinden kurtulan King Kong, sevdiği kadın olan Ann'i avucunun içine alarak şehirde kaçmaya başlar. Doğal iç güdüsü ile şehrin en yüksek gökdelenine tırmanır (yaşadığı yerle özdeşleştirmiştir,yükseklik olarak), şehir halkı korku içinde, emniyet ve ordu güçleri teyakkuz haline çoktan geçmiş durumdadır. O sahneyi hatırladınız herhalde. Benim izlediğim versiyonunda,önceki versiyonundan da hatırladığım kadarıyla, uçaklar King Kong'a ateş açmaya başlarlar,açılan ateşle King Kong ağır yaralanır. King Kong elinde tuttuğu Ann'i korumaya çalışır. Sonunda onu yere bırakır ve son bir çaba ile göğsünü yumruklamaya başlar, bölgesinin kralı olduğunu ilan eder bir pozisyondadır. Ve artık son gücü tükenmiştir bu hareketle, yavaş yavaş düşmeye başlar. O sırada Ann ile göz göze gelirler,saçlarına son bir kez dokunur ve binadan aşağıya düşer. Ann ise gözleri dolu bir şekilde King Kong'un düşüsünü izler,son bakışında artık anlamıştır Ann,King Kong'un onu nasıl imkansız bir aşk ile sevdiğini...
İşte bu ve bunun gibi üç noktalı durumlarda KEŞKE' leri davet ederiz. Keşkeler öyle acaiptir ki pişmanlıkta vardır içlerinde,özlemde vardır,hayallerde vardır... Birini severiz,uğrunda yanıp tutuşuruz. Bir gün bir anlaşmazlıkta kırarız birbirimizi,sonra... Sonra keşkelere sığınırız: "Keşke ona o sözleri söylemeseydim,kırmasaydım kalbini/ Keşke bitirmeseydik ilişkimizi..." gibi. Daha inanılmaz çoğaltılabilir bu örnekler,yediğimizden,duyduğumuzdan,kokladığımızdan,düşündüğümüzden,dokunduğumuzdan pişman olup keşkeler evrenine sığınırız. Sonra bir iş,bir ev,bir mahalle,bir yurt değiştiririz: "Keşke burda işe başlamasaydım/Keşke ayrılmasaydık evimizden,mahallemizden,şehrimizden,ülkemizden..." gibi keşkelerin ardında ararız özlemlerimizi. Ve diğer keşkelerde ararız hayallerimizi: "Keşke zengin olsak,çok paramız olsa/Keşke başka ülkede doğsak/ Keşka şu ev,araba bizim olsa ve Keşke şu kız bizi sevse..."
Her daraldığımız/sıkıldığımız anda can simidi olur bize keşkeler... Yaşadıklarımıza,suçlarımıza hep bir bahane bulma çabası içindeyiz. Geçmişte yaptıklarımızı hafifletmek için bir şeylere ihtiyacımız var... Yetişin keşkeler... Başaramadığımız ama imrendiğimiz şeyler içinde bir şeylere ihtiyacımız var... Yetişin keşkeler... Biz insanoğlu sürekli gelecek planı içinde yaşarken nasıl oluyorda oluyor bir anlık gaflet ve dalalet duygusu içinde her şeyi silip atarak gelecekte neler olabileceğini tahayyül edemeden hareket edebiliyoruz. Gelecekle ilgili planlarımız sadece matematiksel,finansal mı?... Gelecek için sürekli yatırımlar yapıyoruz: Döviz-altın al/sat... Borsaya giriyoruz, Kooperatiflere yazılıyoruz. İlkel benlikten bunca zaman geçmesine rağmen hala kurtulamıyor insanoğlu. İlk önce güvence,barınma geliyor her zaman. Bundan sonraki bin yılda veya binlerce yılda ilkel benliklerimizde bir mutasyon olacak mı, barınma-güvenlik-açlık olguları tamamen ilkel benliklerimizden düşecek mi? Mesela gelecek planlarımızı duygusal hareketlerimize göre atabilecek miyiz ve keşkeleri yaşantımızdan atabilecek miyiz?
Kaç milyon hamle yapan bilgisayarlar yapıyoruz ve karşısına geçip satranç maçı yapıyoruz ve de yeniyoruz. Satrançta rakibi yenebilmek için sonraki hamlelerini bilmek gerekir. Bunu tahmin edip ileride olabilecek hamlelere karşı kendi hamlelerimizi üretebiliyorsak ve de bunları rakibi yenmek için kullanabiliyorsak kendi yaşantımızda bunu neden yapamıyoruz. Keşkelere sığınmak daha basit olduğu için mi, yoksa satranç tahtasındaki gibi bir rakip beklediğimizden mi! Tahtanın iki tarafındada biz varız,kazan tek,kaybeden KEŞKEler olacak. Hamle sırası bizde...

4 Haziran 2007 Pazartesi

...VE TİNERCİ ÖLDÜ!


Birinci bira,ikinci bira,üçüncü bira...birinci votka...dördüncü bira,beşinci bira... Seni vücudumdan söküp atmak için bir formül. Kokunu,yaşamını,düşüncelerini atmak için bir formül;unutmak için bir formül... Yürüyüşünü,gülüşünü,bakışını... Tüm varlığını unutmak için... Seni unutmak için içkiler formül bedenime... Sesini unutmak için ise Tchaikowsky bir formül... Şimdi çalıyor usulca... İçtiklerimle unuturmuyum acaba seni... Belki bir günlüğüne doğmasa güneş,belki bir günlüğüne yaymasa kızıllığını dünyaya unuturum. Hep gecelerde yaşamak lazım hayatı; sabahları uyuyup, geceleri yaşamak ve seni unutmak lazım... Bir bira daha lazım sarhoş olmam için. Bir yaşam lazım seni hayalimden düşürebilmem için. Tinerci çocuk öldü biliyormusun, belki haberin yoktur. Açlıktan öldü. Veremedi bir lokma sevgiyi, çok gördü bir yudum aşkı... Kimse bulamadı cesedini,sadece öldüğünün haberi geldi. Kimse bulamazda zaten cesedini... Aşka dair bir şeydi uçtu gitti. Bir bira daha lazım unutmam için. Bu kadar zor muydu unutmak seni, alkol komasına az kaldı... Siroza ise çeyrek... Hoşgeldin Siroz!.... Sen ve siroz... Ortak mısınız bu bedene, kardeş oldunuz bedenimde ya sen gideceksin ya siroz kalacak. Sen gidiyorsun sirozu davet etmeli, boş bırakmaya gelmez bu bedeni...

Kızıl bir sabaha uyanmak isterdim hep, ama o da artık çok geç... Bira-votka-bira-votka vücudum artık... Az kaldı karanlık sabaha,sen gidemiyorsan ben giderim bu yaşamdan... Zaten aşka dair bir şey varsa bu dünyada o da yalnızlıktan ibaretmiş. Aşk ve yalnızlık, sen ve siroz... Bu kadar iyi ikililer görmedim ömrü hayatımda... Ben bunlarıda yazamazdım bakma hem sarhoş hem... Artık demir almak vakti geldi mi acaba bu limandan, dünyaya bir miras bırakıyorum... Karaciğerimi... Harebe durumuna bakıp aldanmayın sakın, o karaciğer aşkla sevdi o yüzden bu halde... Geriye kalanlar mı... Geriye kalanları yazdıklarımı anlayana, ihtiyacı olanlara verebilirsiniz ... Boşaltın bu bedeni ve bir parça alkolle, tinerle besleyip takdis edin ruhumu ki ölmeden son düşlerini söylesin size.

Yaşam kaçta payso etti bu hayatı ve ben yoktum içinde bilemiyorum. Sarhoş bedenimden akan sözcükler son hecelerim belkide dünyaya... Anlayamadıysanız beni belkide benim gibi sarhoş olmanız gerekliydi. Ne aşk, ne meşk, ne de yazdıklarıma ihtiyacım var, ihtiyacım olan bir tek sendin... Şimdi sen bir dilenci duasındasın, asla benim olmayan...

25 Mayıs 2007 Cuma

TİNERCİ SEVDA


Kızıl saçlarında aradım baharları,açmamış tomurcukları gördüm gözlerinde... Senle batan güneşe sahit olamadık,göremedik beraberce gün doğumlarını... Yaşadığımız yiten günlerdi sadece. Senle ıssız gecelerde ve karanlık sabahlarda beraberdik. Bir türlü birlikte olamadık,bir türlü biz olamadık... Bir ben bir senden ibarettik.
Issız gecelere,ıssız sokaklara aittin sen. Sen ve gece... Sen ve sokaklar... Sen geceye soyunup sokaklarla sevişip yaşarken,ben geceleri kovalayıp sokakları arşınlıyordum gölgenle sevişip hayaline tutunabilmek için. Görmediğim sabahlarda hayal ediyordum seni,kayboluyordum bedeninde sonra... Ama sen gecelerdeydin... Sonra ne mi oluyordu; sen yine senle,ben yine sensiz.Aramıyorum başka rüzgar, tek rüzgara gebe bu beden,rüzgarını bekleyen pervane gibi... Pervane hep aşıktı ateşe,yanmaktan hiç kormadı,yandı durdu ateş için yandı durdu aşkı için... "Sevdiğini mertçe seven kişi Pervane gibi özler ateşi. Sevipte yanmaktan korkanların, Masal anlatmaktır bütün işi!" diyor Ömer Hayyam... Pervane olup konsam bedenine,karışsam saçlarına,değse kanatlarım tenine,erisem teninde,eriyipte karışsam bedenine... Aksam damarlarından kalbine...Isıtsan yaksan tekrar ve tekrar beni... ve sonra karışsak beraberce dalgaların gürültüsüne,dalgalar karıştırsa bedenlerimizi... ben sen olsam sende ben... Sen benden aksan deryalara,ben aksam tekrar sana. Bilemiyeceksin yazılanlardan başka bendeki yansımalarını... Tıpkı su kenarındaki yansımasına bakan bir söğüt gibi... Döksem bütün yapraklarımı üzerine,kaplasam tüm bedenini benle ne fark eder. Tüm bedenim çıplak kalsa ne farkeder. Kavrulsam güneşin sıcaklığı ile ne farkeder... Ben su kenarında susuz bir söğüt,çıplak bir söğütüm... Susuzluğum yalnız sana ait...
Sen gecelere aittin, Ay idi güneşin senin... Ay tutulmalarını bile beraber yaşayamadık. Haberi olmadı hiç bir zaman güneşin aya tutulduğundan,ay kendince tutuldu,kendince küçüldü. Güneş hep ulaşılmaz oldu onun için uzaktan izlemekle yetinip dünyaya sığındı... Ancak bir süre sonra baktı ki Dünya da ki insanlarda Güneş'e tapmaya başladılar,hayat Güneşle başlamış ve devam ediyordu Dünyada... Zaman zaman Dünyalar giriyordu aramıza zaman zaman ben giriyordum Dünyalarla arana... Tutulmalarıma ama sen yine görmedin... Kör olmaktan korktuğun için mi bakmıyordun gözlerimde parlayan güneşe,görmüyordun gözlerimi... Ben çoktan kör olmuştum sana bakarken,kızıl saçlarına dalmışken...
Sen sokaklara aittin,ben sana müptela.Elinde tinerli bezine sarılmış bir sokak çocuğuyum ben,yanından defalarca geçtim görmedin beni,korkarak uzaklaştın.Elimdeki mendil senin kokunla doluydu halbuki. - Bir aş(k) ver be abla kalbi mi doyuracam...

24 Mayıs 2007 Perşembe

NJL

MYDYINGBRIDE' dan...



NJL





ARABALI VAPURUN EN GÜZEL YANI, MARTILAR... CEKETİNE İYİCE SARINDI OTOBÜSÜ TERKETMEDEN ÖNCE, ROMATİZMALARINDAN ÇEKTİĞİ ACILARI İTTİ DÜŞÜNCELERİNDEN GÜVERTEYE İNERKEN...

KALABALIĞA KATILDI- MARTILARI BESLİYORDU HERKES... SİMİT PARÇALARI GÖĞE FIRLATILIYORDU,HOP MARTILARDAN BİRİ KAPTI,HOP DENİZE DÜŞTÜ-BAŞKASI ALDI DERKEN... ELİNDE İKİ PAKET BİSKÜVİ OLAN ÇİFTE TAKILDI GÖZLERİ,NE KADAR DA ACIKMIŞLAR DİYE DÜŞÜNÜRKEN A A Bİ DE BAKTI BİSKÜVİLER UFAK UFAK MARTILARA ARMAĞAN EDİLİYOR... İÇİ SEVİNÇLE DOLDU BİR AN;YORGUNLUĞUNU, AĞRILARINI,YILLARIN OMUZLARINA YIĞDIĞI YÜKLERİ ,KEDERLERİ,UMULMADIK SONLARI UNUTUVERDİ... GÜNEŞ IŞIL IŞIL AMA YAKMIYORDU... İSKENDER’LE BİRLİKTE ONLAR DA MARTILARA SİMİT ATARLARDI- NE ZAMAN?... DÜN... HESAPLAMAYA ÇALIŞTI... ÇOK UZUN ZAMAN OLMUŞTU...

BİR İÇ GEÇİRDİ GÖZÜNDE CANLANINCA HEPSİ EGENİN SULARI’NDA, "İSTER MİSİNİZ?" ... "EFENDİM?" YAŞLICA BİR AMCA DİYORDU Kİ “MARTILARA BİSKÜVİ ATMAK İSTER MİSİNİZ?” NJL, "YOK, O KADAR YÜKSEĞE ATAMAM SAĞOLUN BEN İZLEYEREK MUTLU OLUYORUM..." DERKEN AMCANIN OLSA OLSA KENDİ YAŞINDA OLDUĞUNU AYRIMSADI,YAŞLI AMCA YAŞLI BEN...VE TUTMAYAN KOLLARIM... İSKENDER OLSA, BENİM İÇİN DE BESLER MİYDİ MARTILARI? İSKENDER DE YAŞLANMIŞ MIDIR ACABA...

BİSKÜVİLERİ İSKENDER DEĞİL YABANCI BİR AMCA ATMIŞTI MARTILARA, ZATEN ONUN HALİ VAR MIYDI ARTIK BÖYLE SADE MUTLULUK İÇİN GÖĞE BİSKÜVİ FIRLATMAYA... ARTIK İSKENDER OLSA DA OLMASA DA O MARTILARIN YARIŞINI İZLEYEREK MUTLU OLABİLİYORDU NE FARKEDERDİ Kİ...

BÜTÜN YOLCULAR AYNI AMAÇ ETRAFINDA TOPLANMIŞ, KEYİF RÜZGAR OLUP İÇLERİNE DOLMUŞTU... NJL DE MARTI OLMUŞTU... HAFIZASINA EN HAFİF, EN MUTLU ANILARDAN BİRİ OLARAK KAYIT TUTTU BU TATLI BAHAR GÜNÜNÜ...

"AVCI" DEDİ BİR TANESİNE İÇİNDEN,VAPURA EN ÇOK YAKLAŞAN VE EN ÇOK LOKMAYI KAPAN MARTIYA GÖZÜ TAKILDI... DİĞERLERİNE GÖZ AÇTIRMIYOR,BİR LOKMAYI BİLE AFFETMİYORDU,DENİZE DÜŞENLERİN BİLE PEŞİNİ BIRAKMIYORDU... ALT TARAFI BİR LOKMA İÇİN... DEDİ KENDİNE... BEN DE YILLARCA DİDİNDİM, AVCILIK YAPTIM ,EVİMİ DÜNYAYA KARŞI SAVUNDUM VE BESLEDİM... ŞİMDİYSE NE KADAR YORGUNUM... DURDUĞUM YER KADAR YER KAPLIYORUM ARTIK,SONSUZA UZANIP GERİLMEK YOK... İZLEMEK EĞLENMEM İÇİN YETERLİ...

RÜZGAR YÜZÜNÜ DALGA OLUP GIDIKLIYORDU, MARTILAR İZMİR KÖRFEZİNİ BOYDAN BOYA ONLARLA BİRLİKTE GEÇİYORLARDI... HERKES NEŞE İÇİNDEYDİ...YOLCULUK NE KADAR SÜRSE KALABALIK TA O KADAR SÜRDÜRECEKTİ SANKİ SİMİTLE BİSKÜVİ YARIŞINI... SONUNDA MARTILAR YORGUN DÜŞÜP KAPTAN KAMARASININ TEPESİNE TÜNEDİLER... İSTANBULDA MARTILAR NE KADAR BÜYÜK OYSA DEDİ BUNLAR UFAK... HER GÜN ONCA YOLU UÇUP YEMEK BULMAK YORUCU OLMALI, MOLA VERMELİ İNSAN... O YILLARCA KÖRFEZİ TURLAMIŞTI MOLASIZ, ANCAK İSKENDER’DEN SONRA MOLA VERMİŞTİ... İSKENDERSİZ VE DERTSİZ...İÇİ HUZUR VE MUTLULUKLA DOLDU BİR YANDA MARTILAR DİNLENİYORDU BİR YANDA O...YOLCULUK BİTTİ,SEVİNÇLE EVİN YOLUNU TUTTU... GÜNEŞ SAÇLI BİRİCİK KIZI ONU BEKLİYORDU,ONA SIMSIKI SARILACAK VE VERDİĞİ AVCILIK EĞİTİMİNE KALDIĞI YERDEN DEVAM EDECEKTİ....

mydyingbride

KÜRTAJ

MYDYINGBRIDE' dan...

KÜRTAJ


Sonbahar, Mayıs’ta yaşıyor...Benim içimde ise hiç bi şey yaşamıyor artık...
İnsan vücudundaki damarları düz bir yola koysan bilmem kaç milyon kilometre
yaparmış galiba,ben damarlarımda yabancı bir madde olup kendimi dolaştım bi çırpıda,şimdi başladığım yerdeyim... insanoğlunun yaaa demek öyleymiş deme yaşına daha yirmi yıl varken ,ben bütün ukalalığımla bugün olup olacak şudur’u keşfettim diye demeç verdim kendime...dehamla gurur duydum erken keşfimle...

Hissediyorum da insanlar yirmi beşinci, kırkıncı kilometrede falanlar ...
Yılda ortalama bir km hızla gitmişler, benimse yolculuğum bitti bile...ben kaçla gitmiş olabilirim sence,onlar yolun bilmem kaçıncı km.sinde iken ben bitiş çizgisinde...

Çizginin üzerinde bi yerlerde olanlar için anlamı olabilir ancak bi çizginin,bu sayı doğrusu problemlerini bulanlar çok sade bi hayat yaşamış olmalı..benim kafamda hiç düz çizgiler olmadı..eve her dönüşümde farklı bi sokaktan indim aynı olmasın diye..sokaklar bi haftada bitti...sonra semtler ve şehirler...yedi yılda ulaşabildiğim bütün yollardan bi kere geçmiştim,ikinciye geçmek istemedim ki istesem de geçemezdim...çünkü hatırlayamıyordum...yolları hatırlamamaya programlandığımdan...hafızama başka şeyler için rezervasyon yapılmıştı...

Yollardan geçerken, istanbulda gördüğüm herkesin yüzlerine baktım iyice hafızama kazınsınlar diye... onları yüzleriyle ayırt edebilirdim çünkü ... hafızamda ayrı ayrı kartlarda arşivledim onları,tanrı kaç farklı yüz yaratabilirdi?

Hala insanların yüzlerini arşivliyorum durmaksızın ve istemdışı,bir kere dahi gözlerimi kapatamadım..hep yeni bir yüz görebilirim olasılığından...sabahın köründe,insanlar serviste uyurken işe gelişte benim gözüm camda... içimde tükenmeyen bi şeyleri tüketme umuduyla...gözlerimle doyuyorum yaşama güdüsüne...bir gün yokolacağımı unutturan bi tiryakilik benimki...çok denedim,beynimin yorgun düştüğü zamanlarda...ama huzur bulamadım...görmeden...

Yollar ve yüzler tükenmediğinden ben de tükenmeyeceğimi sandım,yollara ve yüzlere karışırım sandım...sanmış olmalıyım ki,dur durak bilmeksizin yoğun bi şekilde ruhumda her kuytuda ne var araştırıp acıtıp sorguladım...zamanın akmasına tahammülüm yoktu ,bir günde iki hayat dolaşıp üçüncü beni bulup uykuya daldım,bir saatte değişsin istedim insanlar,kimseye yıllar vermedim...veremezdim...çünkü yıllar sanki üzerimden geçiyordu köhne yük trenleri olup...yılbaşları,her biten yıla yas tuttum...ellerimden kayıp gidiyordu kumsaatimdeki kumlar...her tane bir kayıp,her saniye bir kayıp..

Sanki daha önce kürtaj edilen bir bebeğe ait ruh olarak varolmuştum da,cennette diğer bebeklerle takılırken ,bi görevli gelip
“kim ister dünyaya gidip bi ömür yaşamayı –yeryüzünden biri çok dua etmiş-tanrı da kabul etmiş--fakat hesaplarına göre bi ruh daha yaratamazmış---
o nedenle sizden bir gönüllü varsa aşağı göndereceğiz--- “
dediğinde ben gönüllü olmuşum...ve çalınmış bir hayatın acısını çıkaracağım diye insan yaradılışına ve doğasına aykırı bi hızla ömürler tüketmişim ...benden çalınan hayatın acısını ne yaparsam yapayım çıkartamamışım...hiçbişey ve hiçkimse yetemez olmuş...minik bi fırtına olup deniz kenarında patlamışım...kimseye zarar vermeden kendi kendimi bitirmişim...


mydyingbride

21 Mayıs 2007 Pazartesi

SONSUZ DENEMELER 3

GÜNEŞİN KARANLIK YÜZÜ



Her yolculukta ilk tercihimiz cam kenarı olur. Koridoru seçmeyiz. Dışarıyı daha iyi izleyebilmek, akan yola dalabilmek için... Yolu hayallerimizle,düşüncelerimizle süsleyebilmek için... Ancak ısrarla istemiş olduğumuz cam kenarı eğer hava güneşli ise bir anda ızdıraba döner. Hemen gözümüzü alan güneş ışınlarına karşı bir perde, bir güneş gözlüğü devreye girer. Artık ısrarla istemiş olduğumuz cam kenarının hiçbir espirisi kalmamıştır... Perdelere gömeriz düşüncelerimizi ve hayallerimizi...
Neden ilk güneşli havada korunma dürtüsüne bürünürüz bir anda...? Güneşten kaçıp gölgelik yerler aranmaya başlanır,bir ağaç altı,bir sundurma altına,bir şapkanın siperine sığınırız. Bir şeylerin altına sığınma ihtiyacı hissederiz. Işıktan kaçarız karanlığa doğru. Güneş ışınları gözümüzü mü aldı;hemen güneş gözlükleri çıkartılır veya bir şapka ile geçiştirilir durum,sonra mı ne olur sonrası malum: Yağlar sürünülüp tüm bedenimizi Güneş'e veririz... (çelişkilerle dolu yaratıklarıyız evrenin)
Pür ışığa karşı aradığımız kuytu ve karanlık bir köşedir. Tahammülümüz yoktur aydınlığa,ışığa karşı. Hep bir yanımız karanlık kalsın istemekteyiz,hep bir karanlık köşe ararız... Neden ısrarcı oluyoruz cam kenarında süren bir hayat için ve neden çekiyoruz perdeleri,içeriyi doldurması gereken ışığa karşı....
İnsanoğlu ışığa karşı,karanlığı arar,güzele karşı çirkini,hayata karşı ölümü... Hep bir karanlık yönümüz mevcut hayata karşı,bir yanımız siyah,bir yanımız beyaz...Çinlilerin Yin ve Yang'ı gibi... Karanlık bir ortamdan Dünyaya düştüğümüz için mi aydınlığa karşı karanlık ve sıcak bir ortam arıyoruz? Anne karnına dönme sendromlarımını mı yaşıyoruz yaşam boyu? Doğmuşuz bir kere haberimiz olmadan,bu karanlık neden... Yaşama karşı mezara dönme sendromu mudur? Ahhh...! Benliğimizde ölüm olgusunun açığa çıkan tezahürleri midir bunlar! Ayın görmediğimiz karanlık yüzü gibi Güneşin karanlık yüzünü bizler kendi dünyamızda yaşıyoruz. Karanlıkta yaşayan ışığa hasret bedenleriz... Işığı arayarak ömür geçiriyoruz,gölgelerde ve perdelerin ardında yaşayarak. Artık perdeleri açma vakti...Işık dolsun dünyalarımıza...

15 Mayıs 2007 Salı

FERRARİSİNİ SATMAYAN BİLGE


MYDYINGBRIDE 'dan bir tane daha.....



FERRARİSİNİ SATMAYAN BİLGE

Aşk,benzin deposu olmayan kıpkırmızı bir ferrari....o en güzel,o en kırmızı...sarı sıcak bir yaz gününde otobanın ortasında put gibi durmakta...aşk hiçbir yere götürmüyor...sevgi ise mavi murat 134...onunla her yere gidebilirsin,
Her zaman,her yere,o hep seninle...yeter ki murat 134 e razı ol...avantajlarını değerlendir...

onu bir ömür boyu kullanabilirsin istersen ...adına evlilik dersin...ömür boyu yalnız kalma riskin yok artık,düşünsene...ailen bilir sen erkeksin iki çocuk yaptın çünkü...iş arkadaşların seni sayar ,erkek adam yuvasını kurdu işte...ebedi hizmetçin var,akşam eve döndüğünde boş duvarlarda kapana kısılmak talihsiz bir kabustur sadece senin için...halbuki uyan sabah bak yanında murat 134 kahvaltı hazırlamış sana...

peki kadın?o yararlanmıyor mu bu avantajlardan?kızlar çatlayın benim erkeğim var,ayrıca tapusu bende ömür boyu kendimi baktıracağım ona...saçımı süpürge ettim,iki de çocuk verdim...

Hakkaten çok şey vermişsin...yoruldun mu...yatarken...o ama evet siz çok seviyorsunuz birbiriniziii...ortada bi emek var tabi...tabi...ne kutsalsınız buradan bakınca...anlatamam...

Sevgi diye bir şey yoktur bence..insanların yalnız kalma korkusunu sardıkları yaldızlı kağıt,hani insanı sinir eden hışır hışır sesi çıkartanlar var ya...onlardan...

Ben ferrarinin yanında,taş olmuşum gidememezliğe bakıyorum...bizi hiçbir yere götürmeyişe,anda sonsuzluğu kavrayışa,
Ufalanıp kum oluyorum onca zaman taş bile ufalanıyor çünkü çölün gündüz sıcağında ve gece soğuğunda...toplanıp toplanıp dağılıyorum...otobandan murat134 ler geçiyor...heeey mydyingbride biz tatile gidiyoruuuz,gelsene...ferrari türdeşlerini görünce bir an kıpırdanır gibi oluyor,başbaşa kaldığımzda beni yine yok sayıyor...murat 134 ler tur atıyorlar belli periyodlarda...gel diyorlar bana...gel,bak ne mutluyuz...ben ferrarime bakıyorum...herkes kendi payına düşeni yaşıyor...


MYDYINGBRIDE

BİR KAYBEDENİN İTİRAFLARI





MYDYINGBRIDE'dan bir yazı daha...


BİR KAYBEDENİN İTİRAFLARI






Mesele,hayatının aşkını bulup sonsuza kadar mutlu yaşamak değildi
Mesele,kazanmak ya da kaybetmekti
Kazananlar kazandıkları sürece aşktan mutlular sandılar
Bitince çektiklerini aşk acısı sandılar
O sanrılar ne şairler ne yazarlar çıkarttılar
Onların yazdıklarını okuyanlar onlar olduklarını sandılar
Bir kazandım bir kaybettim
Hafızam t cetvelinin hangi tarafını hatırlarsa oyum zannettim
Artılalarda fatih eksilerde kaybeden
Bir fatih bir kaybeden
Hangi alanda çarpışacağıma kendim bile karar vermedim
Motosiklete binerken yüzüne çarpan rüzgar gibi
Hadisler çarptı suratıma,
Baktım bi gün kazandım bi gün kaybettim
Futbol maçında nasıl asıl kazanan taraftarlardan biri değil de
Bütün taraftarların bilet parasını cebe indirenler ise
Ben de aslında hiç kazanmadım
Duygularımı ve umutlarımı cebe indirenler kazandı
Futbolcular maç geliriyle nasıl alem yaptılarsa maçtan sonra
Benden kazandıkları renklerle alem yaptı
Yoluma bütün çıkanlar da oyundan sonra
Baktım giderek beyazlaştım
Ben de yapabilir miyim dedim
Onlar gibi başkalarının renklerini harcayabilir miyim
Yapamadım...

3 Mayıs 2007 Perşembe

KAN KAYBI

MYDYINGBRIDE NICKLİ KULLANICIDAN GELMİŞ BİR YAZIDIR...



KAN KAYBI




Bulduğum kuytuda tipinin geçmesini bekledim...O kadar uzun sürdü ki,hiç bitmeyecek gibiydi...
Ben neye ,kime güvendim de bekledim onca zaman bu sabırsız ruhumla..üstelik içimde ayrı bir fırtına patlarken dışardakine taş çıkartacak kadar asi...içimden kısık bi ses öyle söyledi bana...dayan..dayan...onu hiç daha yakından tanımaya çalışmadım..hiç önemsemedim...ben bağıra bağıra konuştum hep...o kısık sesle kaldı...istersem duydum onu istemezsem duymadım...tipide mahsur kalmadıkça onu hiç takmadım...
Tipiye inat hayatta kaldım biliyorum...Ilık bir ilkbahar günü hayattan ayrılmak hiç dokunmazdı bana,kolay olurdu hatta arkamda aydınlık ve ılık bir gün bırakarak gitmek...gözüm arkada kalmazdı hem...geride kalanları o güzel resimde bırakmak..

Dışarda amansız bir tipi,herşey aleyhime çarptı durdu kayalarıma,bazen oyuklardan iç duvarlara ulaştı daha fazla korkutmak için beni...Bu kadar üşüdüğüm için,bu kadar kuruyup çatır çatır kırıldığım için buzdan ve korktuğum için
Esen serseri felaketlerden dayandım ben...merak ettim dayansam sonra ne gelecekti diye...dışarıda tipi,ben içeride
Neler yazmışım güneşli günler hakkında...yeter ki o günler gelsin demişim ve beklemişim

...tipi geçti gitti...

dışarı çıkabilir miyim?çıktım...yürüyebilir miyim ve rahatça nefes alabilir miyin?gezebilir miyim yine istanbulun doğusundan
batısına...neşelenir miyim köprüden geçerken...gülebilir miyim yeni ve temiz insanlarla esprilere...hepsini yaptım yine...
sonra gizli gizli avuçlarımın kaşındığını ama umursamadığımı ayrımsamaya başladım günler ilerledikçe...bi gün avucumu açtım...aslında yıllardır kanadığını amam bunu kendime ısrarla söylemediğimi ayrımsadım...bitmeye mahkumdum...yaralar asla iyileşmiyordu...sen onlar yokmuşçasına,umutların hevesin taptaze ve azalmamışçasına,dondurman bütün yaz erimemişçesine,yaşayan bir canlı gibi insanların arasına karışsan da...bir geri sayımın nesnesinden başka bir şey olamıyorsun...sonum kan kaybıydı...

Hayattan vaz geçtim mi peki?Hayır,tahta eller yaptım kendime...nasıl olsa ölmüyordum iki güne...geri sayım devam
Ediyordu ama henüz bitmemişti...sonuna kadar ellerim varmış gibi içinde olacaktım hayatın...tahta ellerimle dolu dolu
Hayata devam ettim bir süre daha...
Derken...ne kadar acımasız olduğumu farkettim...insanlar ağlıyordu,kanıyordu,parçalanıyordu,kırılıyordu,ama ben tahta ellerimi saymaksak hiç eksilmiyordum,hiç üzülmüyordum,ve hiç...acımıyordum...
Onlar renk renktiler..hayatın kusurlu renkelerini taşıyorlardı...küf yeşili,toz grisi,yalancı bej,yalaka sarı,kızgın kırmızı,
Umut yeşili,karamsar karası...ben kusursuz camdım..üstümde bir çizik bile yoktu...bu işte bi terslik vardı...
Ben artık hissetmiyordum...ellerimi kaybedince zayıf bir tarafım kalmamıştı,yaşayan bi tarafım da kalmamıştı...

......
bir an hoşuma gitti,hayatın acısını,kamçısını,dayağını,rüzgarını hissetmemek..evet,sonra tahmin ettiğiniz gibi pek çok tipi geldi geçti ben kısa kollu sokaklarda dolaşıyordum insanlar sıcak kafelere doluşurken...ben hırsım ve tutkumla elde ettiklerimi kat kat artırırken insanlar mutluluğu,sevgiyi,ihtiyaç duymayı,ayrılığı,kavuşmayı yaşayıp eksiliyorlardı ...

....
ben hiç acı çekmiyordum..hem de hiç..sonsuza kadar yaşayabilirim şimdi...beni azaltacak hiç bir şey var değil artık çünkü...insan değilim bunu farkettim artık...efendim?yine o kısık ses bi şeyler söylüyor...sinir bozucu yaratık...
hayır,artık geri dönemem...kendi tufanımda kaybolabilirim bundan sonra yalnızca,insanlara karışamam...eksilmeyi bir dah ayaşamak istemiyorum..kalbim buna dayanmaz...kalbim...heyy,bi dakka...kalbim hala yerinde...onu korumak için işte her şey...tahta ellerimi siper edip koruyacağım onu...sonsuza kadar...

22 Nisan 2007 Pazar

SONSUZ DENEMELER 2




KÖŞE

Küçüklükte oynanan köşe kapmacalar geldi aklıma... Herkes bir koşturmaca içinde rakibinin köşesinin kapmaya çalışıyor,rekabet,yarışma kültürü daha o yaşta ruhumuza ilmek ilmek işleniyor. Ve köşeler artık o yaşlardan başlayarak hayatımızın birer parçası,ayrılmazı,amaçlarımızın en kudretlisi oluyor.
Küçükken başlıyor her şey,büyüdükçe pisleşiyor.
Köşe kapmacalar oynuyoruz,dünyanın afyonu spor karşılaşmalarının içine dahil ediyoruz,köşe vuruşu diye bir şey yediriyoruz futbol oyununun içine,futbol alanlarını sınırlıyoruz ki köşe vuruşu anlam kazansın... Halbuki,futbolun ilk çıkış amacına bakarsak,eski Çinde askerlerin eğitim amaçlı yaptıkları bir uygulamadan,daha sonra İmparatorlar için gösteriye dönüşüyor. Dönüşüyor,gelişiyor,büyüyor... Artık ilk amacından ne kadar uzaklarda şimdi...
Daha sonra neler oluyor hayatlarımızda; büyüyüp gelişiyoruz,artık köşe kapmaca oyunundan sıyrılmış bedenleriz...Ancak köşe minderine oturmadan mabad yerlerimiz rahat etmemekte...Dahada büyüyüp gelişmekte... Çevreye doğru fütursuzca yayılmakta,yayıldıkça pis kokusunu çevredeki her şeye yaymakta... Köşeler yetmiyor bize anlayacağınız,çocukluktan gelmiş olan takıntılar,köşelere takıntılıyız artık. Şark köşesi kuruyoruz evimizin bir köşesine,hiç garp köşesi kuran var mıdır acaba evinin bir köşesine...? Dünyaları bölüyoruz farkında olmadan Şark-Garp,Kuzey-Güney,Aşağı mahalle-Yukarı Mahalle... Acaba ilk meridyen ve paralelleri kullanan kişi Dünyaya daha sonra böyle bir kötülük yapacağının farkında mıydı... Bölüyoruz,ayırıyoruz ve ayrıştırıyoruz. Şark iyi değildi kötüydü hani... Fakirdiler,baskıcıydılar, hatta teröristtiler Köşe yazarları böyle demiyor muydu bize... Alın işte bir köşe daha: Köşe Yazarı... Belkide köşelerin en anlamsızı ve tehlikelisi...Köşe yazarı nedir,ne işe yararlar... Ne yapıyorlar,günlük,haftalık,aylık mecmuaların köşelerine ... yazıyorlar...Neden..?... Fikir beyanında bulunmak için. Neden fikir beyan etme ihtiyacı duyarlar ki bu insancıklar, eğer değerli fikirleri varsa kendilerine saklasınlar,değerli şeyler öyle ulu orta gösterilir mi...Yoo... eğer fikirleri değerli değilse o zaman bize ne... Neden yazıyorlar bu insancıklar... Bileniniz var mı arada acaba... Sonra yetmiyor baş köşe'ye çıkıyor insanlar birileride baş köşeye yazıyor.... Hayatta köşeler neden var neden bize öğretilir daha küçüklükten bu köşeler hayatımızdaki anlamı ne... Söyleyeyim dört köşe bir hayat ve köşeyi dönmüş yaşamlar...Evet bütün bu çabalar dört köşe bir yaşam için rekabet küçüklükten kanımızda zaten... En güzel köşe başlarını tutup köşeyi dönmüş bir yaşam istiyoruz. Bunun için gözler karartılmış,gönüller mühürlenmiş... Her birey bir Makyevelist yaşam tarzını benimsemiş... Hedef... Başarı... Başarıya giden her yol...Mübah... Yaşamı köşelere indirdik köşelerde yaşıyoruz... Halbuki yüzlerce yıl geçmedi mi Dünyanın yuvarlak olduğunun kanıtlanması üzerinden.Kopernik,Galileo'ya neler oldu...Dünya hala düz ve köşeleri mi var. Neden köşeler arasında bu kadar boğulmuş durumdayız. Eski alışkanlıklar kolay değişmiyor galiba,Dünya hala düz bir tepsi gibi ve bizlerde Dünyanın köşelerini dönmek için var gücümüzle çabalıyoruz,gidenlere,yitirdiklerimize bakmadan,geri dönüp bakmadan...

Günün ekonomisi neyse yaşamlarımızda o. Önceden altın karşılığında para basılırken,şimdi devletler karşılıksız para basmaktalar... Önceden sevgi ile yetiştirilen insanlar yerine şimdi tekdüze,standart insanların olması gibi... Şimdiki insanların karşılığı nedir ?

21 Nisan 2007 Cumartesi

zefre


Şimdi bu sayfalara haftada 3-4 sefer yazı yazacağıma kendi kendime söz verdim (kendi kendine söz verip,kendi ile konuşan deli bir insanım görüldüğü üzere) ve çevreme de öyle deklare ettim... eee... bu haltı madem yedim öyleyse yapacağım,zaten kafa bayağı dolu,boşalması zaman alacak (erken boşalma olmaz umarım :) )... iyi güzel de arayada aşağıda görüleceği gibi ilginç ve yararsız bilgiler de atacağım... örneğin bilen bilir "zefre" nin ne demek olduğunu,hatta bilmeyenlerde google' dan araştırma yapabilirler,ki günümüzde artı kimse kimseye bi şey sormaz oldu. Neyse mevzuyu yaymadan "zefre" nin ne olduğuna gelelim.Bir çoğunuzun bildiği gibi bir yerin eski ismi,şimdi pek kullanılmıyor. Ancak bundan farklı bir anlamı daha var,yer ismi olmasının dışında...:


Aşıklar ve onların ah u vah 'lar dünyasından bir incelikli kavram. Aşıkın çıkardığı ah'ın adı zefre. Eğer aşık bu ahı çıkaramazsa, içindeki sıcak hava kalbin üst kısmındaki soğuk kısma gidermiş, gidermiş de orada rutubet yaparmış, o rutubet de gözden gözyaşı olarak salıverirmiş kendisini. Aşığın ağlaması bundandır...terminoloji derya gibi berdevam: Bu durum kalpten ciğere sirayet ederse, ah sadasıyla birlikte çıkan nefesten yanık kokusu yayılırmış. Bazen aşkın şiddeti o kadar fazla olurmuş ki "tecvif-i kalb" denilen şey olurmuş. Yani kalpte delik, hatta oyuk açılması... İşte o zaman da tencerede kaynayan suyun sesine benzer ses duyulurmuş ki buna da vecbe ile çığlık, feryat anlamında sayha ve deprem zelzele anlamında recfe denirmiş. Eğer ateş kalbi ve ciğeri yakıp pişirirse hal sahibi ölebilirmiş bile. Misal Hacı Bektaşi veli’nin büyük oğlu Mahmut’un bir sema meclisinde böyle ruhunu teslim ettiğini kalemler kayda, tanıklar ise göğüslerine bir gergef misali işlemişler ve en güzeli ruhunu böyle teslim edenlere de aşk-ı ilahi'nin şehitleri denilirmiş...



İşte böyle mini mini birler,çalışkan ikiler... Herşey ilk göründüğü gibi değildir. Herkes yer ismi sana dursun,biz burda tasavvufa,aşka vermişiz kendimizi...

Gelecek yazım gelecek hiç merak etmeyin daha bu beynin boşaltacağı pek çok şey var... Daha yolun başındayım,kusmaya yeni başladım....

19 Nisan 2007 Perşembe

SONSUZ DENEMELER




Yaşamımızın belli dönemlerde isyan etmişliğimiz olmuştur,yaşamın aksayan düzensiz taraflarına dair...Halbuki bilinen evrenin oluşumu da bir düzensizlik şaheseridir,bir düzensizlik yansımasıdır.Evrenin oluşumu bir dengesizlik sürecinin yansımasıdır.Evrenin oluşumu sırasında ortaya çıkan maddelere karşın evren bu maddelerin anti-maddelerini de yaratmıştır.Maddenin varolup,evrenin genişleyebilmesi için bir dengesizliğe ihtiayç vardı.Örneğin oluşan 100 milyon anti-maddeye karşın,oluşacak 100 milyon artı bir maddeye ihtiyaç vardı ki,evren oluşumunu sürdürebilsin.Görüldüğü üzere hepimizin hayatı bir dengesizliğin,o artı bir maddenin ürünüdür. Yaşamımızdaki varolan karmaşanın evrendeki yansıması böyleyken ve sistemin oluşumu bir dengesizlik ürünüyken bizler o dengeyi bulmaya çalışıyoruz.Düzensiz ve dengesiz bir olay sonucu hayat bulduk,düzeni ve dengeyi isteyen bir hayata doğru...

Ayrıca şuda görülmüştür ki;evrenin ilk oluşumu sırasında,büyük patlama anı ve daha sonrası,sadece varolan bir enerji vardı.Maddeler enerjilerden meydana geldiler.Nasıl Einstein'ın E=MC2 ' si maddeden enerji üretebileceğini kanıtladıysa,nükleer bombalarda madde en küçük atomlarına kadar parçalanarak enerji açığa çıkarır,evrenin oluşumunda tersi durum sözkonusudur.İşte enerjiden oluşan madde,ki içinde bizlerde varız,özü enerji olan madde nasıl oluyorda bu kadar durağan olabiliyor yaşama karşı...İçimdeki yaşam enerjisi bitti derken evrenin yaratım sürecine ters düşmüyormuyuz.Özümüz enerji değil mi bizim...Nasıl oluyorda yıldızlar milyarlarca yıl sonra içindeki enerjiyi tüketerek süpernovaya dönüşüyorlar,daha sonrada küçülüp yok oluyorlar...Bizler içimizdeki enerjiyi nasıl oluyorda bu kadar çabuk tüketebiliyoruz...Bir kaç yıllık zaman diliminde yok ediyoruz kendimizi...Yazarken aklıma geldi,her şeyimizle evrenin birer parçasıyız.İlahi düzen birebir bizi evrenin kopyası yapmış.Hepimizin üzerine yıldız tozları serpili...Yaşam ve evrenden örnek verilecek olursa:


  • Canlılarda yaşam bir sperm ve bir yumurtadan meydana gelir,gezegenlerin oluşmasında,ki savunulan teori,gezegenler daha soğumamışken çarpan astreoşdler,kuyruklu yıldızlar gezegenimizde yaşamı oluşturmuş.Şekil itiabariyle bakılırsa gezegenler dişi yumurtaları,astreodiler ve kuyruklu yıldızlar,hele ki kuyruklu yıldızlar,şekil itibariyle sperme benzemektedir.

  • İkinci örneğe gelince;yıldızlar ve insanlar: Evren oluştuğunda helym ve hidrojen elementleri vardı.Yıldızlar ilk doğduklarında evrende bulunan elementleri yaratmaya başlarlar.Helyum ve hidrojen sürekli birleşerek yeni elementler,yeni elementlerde diğer yeni elementleri oluşturmaya başlarlar.Yanlış hatırlamıyorsam üç hidrojenin birleşmesi karbonu meydana getiriyor örneğin. Bu element oluşturma süreci demiri oluşturana kadar devam etmektedir.En son ve en ağır elemnt demirdir.Ta ki yıldızın çekirdeği tamamen demire dönene kadar.Bu süpernova oluşumudurçSüpernovaya dönen yıldız içine çöker ve dışa doğru patlar.Artık demirden daha ağır elemntler oluşmaya başlar.Ve yeni elementler oluşturma süreci devam eder...Burda yıldızın doğma-büyüme-ölme evreleri insana benzemiyor mu? Aslında sadece insanla sınırlamakta doğru olmayabilir.Yaşayan tüm varlıkları katabilirz bu katagoriye...Evet insanda bir yıldız gibi doğar,çevresinde yeni şeyler yaratır örneğin duygular,düşünceler,anılar...Çevresine sürekli etki ederekyeni duygular,düşünceler,istekler,mutluluklar,özlemler,sevgiler,hüzünler,arzular....yaratır.Belli bir yaştan sonra ise süper-nine,dede gibi süper-nova olurlar.....içlerine çökerler ve küçülürler,şekil itibariyle....ve beklenen son...ölüm....ama o ölüm yeni bir başlangıç olur..bir çiçeğe mineral,bir böceğe besin...ve yaratma süreci devam eder tekrar...

İşte bu ve buna benzer bir çok örnekleme yapılabilir. Bizler içinde yaşamış olduğumuz kozmosun birer parçasıyız.Bizler kozmosun minyatür halleriyiz.Her element ısındığında kendi frekansında ışık gönderir...Yaydığımız ışık kozmosu aydınlatıyor,ama farkında değiliz.


Not:Yukarıdaki bilgilerin birebir doğru olduğunu söyleyemem,hatalar olmuş olabilir.Bu konuda uzman değilim ama ilgiliyim.